Necati Cerrah

Necati Cerrah

Rahmanın Misafirleri... Âlemlerin Rabbi, yerlerin ve göklerin sâhibi, Rahmân ve Rahîm olan şânı yüce Allah’ın misâfiri olmak… Kâinatın kalbi ve şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’ye çağrılmak… Arınma ve temizlenme makamının yollarına düşmek...
19 Mart 2018 Pazartesi 22:53:18
126 kez okundu.

Umre Ziyâretinin Mekke Günlüğünden - I

Rahmân’ın Misâfirleri...

Âlemlerin Rabbi, yerlerin ve göklerin sâhibi, Rahmân ve Rahîm olan şânı yüce Allah’ın misâfiri olmak… Kâinatın kalbi ve şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’ye çağrılmak… Arınma ve temizlenme makamının yollarına düşmek... Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de belirtildiği üzere, yeryüzünde kurulan ilk mâbed olan Kâbe’nin ve onu çevreleyen Mescid-i Harâm’ın mânevî ikliminden nasiplenmek... (Âl-i İmrân 3/96)

Sonsuz kudret sâhibi Hz. Allah’ın, sâdece O’na “Habibim” dediği Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) doğup büyüdüğü, son peygamber olarak kendilerine ilk vahyin indiği, insanları hak dine dâvet ettiği kutsal toprakların mübârek ikliminde O’nun ve sahabe-i kirâmın izinde adeta sîreti yaşamak…

Cennet hatibi Hz. Peygamber’in nûrunda, Hz. Ebûbekr’in sıdkında, Hz. Ömer’in adâletinde, Hz. Osman’ın edep ve hayâsında, Hz Ali’nin ilim ve zühdünde, Hz. Hamza’nın cennetle müjdelenmiş şehâdetinde, Hz. Âmine’nin şefkat ve merhametinde; Hz. Hatîce’nin, Hz. Âişe’nin, Hz. Fâtıma’nın iffet ve ihlâsında, nihâyet; cihad erlerinin şehâdet aşkında yeniden dirilmek!..

1 Şubat 2014 Cumartesi günü, böylesine mübârek bir iklimde tamamlanmıştı 10 günlük umre ziyâretinin Medine günlüğü. Efendimiz’in şanlı Medine’sinden ayrılacak olmanın derûnî derdi sarmıştır yürekleri, vuslattan vedâya bağlayacak olan yolun başında!.. Aslında, tarifi imkânsız iki uçlu hasretin iç içe yaşandığı nûranî sefer anına açılmıştır dem durağı gönül kapımız. Bir yanda Medine-i Münevvere’den ayrılacak olmanın yürek yakıcı hüznü; öbür yanda, Allah (c.c.) evine, Kâbe’ye kavuşacak olmanın kutlu sevinci!..

Saat 15:00 sularında dönen ilk tekerle birlikte; Mescid-i Nebevî’nin minârelerindedir, aşkına doyamamış, hasretini giderememiş buğulu gözler! Bir yönüyle hüzün yurdudur can, bedende... Bir yönüyle de gerçek dosta yakınlaşma, yüceler yücesi Hz. Allah’a misâfir olma sabırsızlığı esir almıştır yürekleri... Korunmuş ev Kâbe ve onu çevreleyen Mescid-i Harâm süslemektedir artık, göz ve gönül menzilini…

İkindi namazını mîkat mahali olan Zülhuleyfe’de edâ ediyoruz. Bu kutlu yolculuğun en tatlı heyecanlarından biri yaşanmaktadır burada. Samimiyeti kuşanma, takva eğitimine hazırlanma, ihrama girme, yasaklarla yüzleşme ve harâm bölgesine dâhil olma anıdır şimdi.

Esasen; umreye niyet etmek üzere giyilen ihrâmın, sıradan bir elbise olmadığı, bir karar, bir ikrar olduğu, her türlü beden, zihin, göz ve gönül yanlışından sıyrılarak ihlâsı ve takvâyı kuşanmak olduğu şuuru içinde yapacağımız ibâdetin başlangıç noktasındayız. “Buyur Allah’ım! Senin koyduğun ölçülere uyacağım.” şeklindeki karar ve ikrarın, dağlara, taşlara, vadilere, sahralara, her şeye ve herkese haykırıldığı ibâdet mekânındayız. Kutsal kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’de beyan buyrulduğu gibi bir teslimiyet içinde, Allah’ın koyduğu ölçülere teslim olma yerindeyiz. (Bakara, 2/131) İki beyaz parçadan oluşan ihram elbisesini giyme anı heyecanını kafa diliyle anlatmak nasıl mümkün olabilir ki?

Saat 16:40 sularında yeniden Mekke yollarındayız. Bazan görevlilerin açıklamalarını dinliyor, bazan da telbiye, tekbîr, tehlil ve tesbihâtın mânevî ikliminde coşuyor nazargâh-ı ilâhî olan kalplerimiz de; okunan ilâhiler eşliğinde Kâbe-i Muazzama’ya kavuşmaya ve nûrânî bir bayram sevinci yaşamaya hazırlanıyoruz, nefes nefes!

Saat 21:00’e doğru giriyoruz şehirlerin anası Mekke-i Mükerreme’ye. Her yan rengârenk ışıklarla bezeli. Yaşlı, genç, kadın, erkek, herkesin çağlayana dönmüş gözleri, karanlığı yara yara, Allah evi Kâbe’yi arıyor!..

Mescid-i Harâm’ın bulunduğu bölgenin rahmet dairesi içinden geçerken, mülkün sahibi Hz. Mevlâ’nın varlığı kuşatan ism-i şerîfinde kalıyor mesaisi yoğun gözlerim. Gökyüzüne asılmışçasına her yönden görülebilen büyük bir saatin üzerine yazılan “Allah” lafz-ı şerîfi, evrene atılmış nûrdan imza misâli!..

Aşka geliyor umre yolcuları! Coştukça coşuyor ilâhi gurubumuz!.. “Kâbe’nin örtüsü kara/Açtı yüreğime yara/Bulunmaz derdime çâre/Yaralıyam, yaralı.” Sevinç gözyaşları içinde ulaşıyoruz otelimize.

Saatlerimiz 23:00’ü gösterirken bizi Harem-i Şerîf’e götürecek otobüsün koltuklarındayız yeniden. Gözler, gönüller, ruhlar, bayram sevincini yaşamaya hazırlanıyor titrek ayaklar üzerinde! Ve Harem-i Şerîf’in yanı başındayız.

Dört yan inşaat. Her yer toz toprak içinde. Bu kutsal beldenin tozu, dumanı, kiri, pası, kolayı, zoru, her şeyi, ama her şeyi hoştur bize artık!.. Adımlar hızlı, nefesler soluk soluğa… Sevgi yolunun en doyumlu durağındayız. Harem-i Şerîf’in içinde!.. Elhamdülillah! Bismillahi Allahu ekber! Şükürler olsun Allah’ım!

Vakit sonrasına sarkan yatsı namazını, Kâbe-i Muazzama’yı görme şerefine nâil olmadan önce edâ ediyoruz. Yüreklerde heyecan dalgası... Kalpler balyoz vuruyor göğüs kafesine! Çağıl çağıl sevinç gözyaşları! “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk (Buyur Allah’ım buyur!)!” Oğlum yerinde duramıyor. Onun ilk ziyâreti. O, gençliğinin ve güzel sevdâsının firenlenemez enerjisiyle atılıyor Allah evinin mânevî iklimine!

Eşim, kızım ve damadımla birlikteyiz. Biz bu kutlu buluşmayı daha önceden de yaşamıştık. Göz ve gönül menzilimde şimdi, en kutlu, en saygın ve en mübârek ev var. Rabb’imin evi Beytullah var. Ruh iklimim O’nunla şerefleniyor! Yüreğim dalga dalga, hücrelerim alev alev! Beş kıta bir iklim herkeste hasret, hıçkırık, gözyaşı!.. Dünya pervane olmuş dönüyor bu korunmuş evin etrafında. Gözyaşlarım sele dönmüş. Depreminin en şiddetlisini yaşıyor vücudum!.. Beytullah’ı ilk görüş anı duasını yapıyorum sessiz çığlıklar eşliğinde! Rabb’imin bu duâyı reddetmeyeceği inancı içinde: “Ey Allah’ım! Sen büyüksün/Eyleme beni vîrâne/Koy gönlüme ateşini/Şâd olayım yâne yâne!..” diye bitiriyorum, uzunca süren, Kâbe-i Muazzama karşısındaki yakarışımı…

Allah evi rengârenk. Damlaydık, karıştık aşk-ı ilâhiyle coşan sele de, ulaştık nûr deryasına… Sünnet ibâdeti olan umre tavafının doyumsuz hazzı içinde kaybolmuş gibiyim. Rasulullah Efendimiz’in yaptığı gibi, Rükn-ü Yemânî köşesinde usulünce niyet ediyor, hac ve umre tavafının başlangıç noktası Hacer-i Esved köşesine yöneliyoruz. Hz. Âdem’den, Hz. İbrahim’den beri saygı duyulan, Muhammedü’l-Emîn’in (Peygam Efendimiz’in peygamberlik öncesindeki unvanı) hakemliğinde yerine yeniden koyulan taşın bulunduğu yere… Kâinatın efendisi Hz. Peygamber’in selâmladığı, elini sürdüğü, öptüğü mübârek taşın bulunduğu köşeye!..

İşte tam şimdi, nazargâh-ı ilâhî olan kalbimle, Allah evi Kâbe-i Muazzam’a ve onun en kutlu köşesi, Hacer-i Esved köşesi karşı karşıya!.. Sevgililer sevgilisine, korunmuş bu kutlu evin ve arzdan arşa, yaratılmış ne varsa her şeyin sâhibine, âlemlerin Rabbi olan Hazreti Allah’a en yakın zaman ve mekânda olduğumu bütün varlığımla hissediyor, usulünce istilam (Hacer-i Evsed’in selâmlanması) ederek tavafa başlıyor; eridiğim, kaybolduğum, bütünleşip bir olduğum bu deryada, yana yana, kana kana dönüyor, dönüyor, dönüyorum!..

Bilirim ki, bu nûr deryasına cemre misâli karışan her mü’minin kalbi aynı gaye ve aynı hedefe yöneliktir. Şükrün, zikrin ve fikrin merkezinde birlik vardır. Kalpler hep Kâbe’ye dönüktür. Herkes, her dönüşte, Rabbine olan yakınlığını artırma gayreti içindedir. Allah evinde, Rahman’ın misâfirleri olarak eller, sadece O’na, merhametlilerin en merhametlisine, rahmetin sâhibine açılmıştır. Kâbe’nin etrafında dönerken, Allah’a yakın olmanın hazzı ile dolar da kalpler; hak dinin ve tüm ibâdetlerin özünü teşkil eden ihlâsın, samimiyetin ve teslimiyetin en has örnekleri yaşanır, yeryüzünün bu ilk mâbedinde…

Hızlı bir tempoda tamamladığımız üçüncü şavtın sonunda, Hacer-i Esved’i daha yakından istilam etme arzusu düşüyor içime. 3-4 m. kadar yakınındayız. Mü’minler birbirine yapışmış gibi. Ezmek ya da ezilmek… Cenâb-ı Peygamber’imizin, Hz. Ömer’e (r.a.) tavsiyesi geliyor aklıma. Güçlünün zayıfı ezmemesi, üzmemesi…

Dalga bizi Mültezem’e (Kâbe duvarının, Hacer-i Esved ile Kâbe kapısı arasında kalan kısmı) doğru itiyor. Kul, Rabb’inin kapısında. Hz. Peygamber’in yaptığı üzere yaşanıyor O’nun sünnet-i seniyyesi. Allah evinin kapısına yapışmış eller! Eşiğine koymuş başını, tutmuş Kâbe örtüsünün eteğini, öpüp koklamakta, yalvarıp yakarmaktadır, yalın ayak, başı açık, gözyaşları içinde kulu, Rabb’ine:

“Emrine uydum, kapına geldim Allah’ım! Sen, affedicisin, affı seversin! Ben pişmanım yapmış olduğum bütün günahlardan!.. İnşaallah bir daha yapmayacağım! Sen kimseyi kapından boş çevirmezsin. ‘Yalnız Sana kulluk eder, yalnız Sen’den yardım dileriz, Allah’ım!.. (Fatiha, 1/5)

 

Sen, ev sahibisin; ben, kapında kulun ve misâfirinim. Sen misâfirini en güzel ağırlayan ve en çok ikramda bulunansın. Rahmetini esirgeme ya Rabb! Sevgilini, O’na vaat ettiğin Makâm-ı Mahmud’a; beni, anamı, babamı, sevdiklerimi ve inananları gerçek kurtuluşa ulaştır! Bizi, cennetine giren, cemâlini seyreden sâlih kulların arasına kat Allah’ım!”

 

Pişmanlıklar bir tek O’na arz edilir, af ve mağfiret sadece O’ndan dilenir. Dünya ve ahiret saâdeti yalnızca O’ndan istenir. O’na yakınlaşmak adına pervâne olunur, dönülür, dönülür, dönülür... Aşkla, şevkle dönülür en sevgilinin evi Beytullah’ın etrafında tam 7 kez de; kulluk iştiyâkının ve Allah evinde yapılan ibâdetin en doyumlu hazzı yaşanır bu dönüşlerde… İlkten sona, her şavtta (her dönüşte), beş kıta aynı iklimde döner de döner, yıldız yıldız… Evren’in özü, özeti misâli…

 

Esâsen; melekler, semâda tavaf yapmazlar mı Beyt’ül-Mâmur’un etrafında? Ve atomdan, galaksiye her şey, her an tavaf hâlinde değil midir sanki? Kur’ân’da ifâde edildiği üzere, her biri kendi yörüngesinde seyir hâlindedir elbette, yaratılıştaki gâye ve nîzam gereğince… (Yâsin, 36/40)

Dalga dalga, öbek öbek, tavafı tamamlıyor; Hz. Peygamber’in yaptığı gibi, Kur’ân-ı Kerîm’de işaret edilen Makâm-ı İbrahim’de (Bakara, 2/125; Âl-i İmrân, 3/97) kıldığımız iki rekât tavaf namazı sonrasında sa’y yapmak üzere Safa Tepesi’ne doğru yürürken; Zemzem kıssasına uzanıyor, o ilâhî senaryoyu, olayın yaşandığı coğrafî iklimde, üç boyutlu olarak canlandırmaya ve anlamlandırmaya çalışıyorum. (İbrahim, 14/37)

Safa Tepesi’ndeyiz. İbrahim Sûresi’ndeki vakanın yaşandığı, Hz. Rasulullah’ın ve sahabe-i kirâmın kokusunun sindiği, milyonlarca Müslüman’ın ziyâret ettiği, görenlerin gözlerine ve gönüllerine zemzem serinliği veren tepenin zirvesindeki kayayı bir müddet seyrettikten sonra; usulünce yapılan niyet ve duâ ile birlikte Kâbe’yi selâmlayıp Safa Tepesi’nden Merve Tepesi’ne doğru akan insan seline karışıyorum.

Umre ibâdetinin “koşmak, hızlı yürümek” anlamına gelen ve Safa ile Merve tepeleri arasında yapılan sa’y bölümündeki bu sevgi yürüyüşünde Mü’minler tek hedefe kilitlenmiş; yüreklerinde oluşan mânevî iklimin kutlu baharını aynı heyecan dalgası içinde yaşamaktadırlar. Giyilen ihram bezinin ipliği, kumaşı, onu giyenin rengi, dili, ismi farklı olsa da…

Esâsen; bir yönüyle, İbrahim Sûresi’ne dayansa ve Hacer Anamızın Safa ile Merve tepeleri arasında çocuğuna su arayışının hikâyesini sembolize etse de; ilâhî emre boyun eğmeyi, takdire rıza göstermeyi, teslimiyeti, sevgiyi, şefkati, merhameti, arayışı, rahmete kavuşmayı ve esenliği barındırır özünde sa’y. Doğrusu, böyle bir algı ve olgu içinde yüce Yaradan’a iltica ediyor, bağışlanmayı diliyorum içtenlikle… Hervele (Koşar adımlarla yürüme) noktasına gelindiğinde yürüyüşler koşuya dönüşüyor. Kalp yetmezliğimi unutuyor, adeta koşmaya başlıyorum. Soluk soluğa kalsam da koşmalıyım, kaçmalıyım, diyorum!.. Dünyanın kirinden, pasından, nefsimin aldatıcı olanca hevâ ve hevesinden, İblis’in sonu gelmez tuzaklarından, kaçmalıyım. Şeytan’dan uzak olan, Allah’a yakın olur, diyorum da; yüce Mevlâ’nın her şeyi kuşatan merhametine sığınıp, aşkla, muhabbetle, ümitle, O’nun ilâhi rızasına ve engin rahmetine koşuyorum!..

Tavaf ruhunun rengi ve kokusu sa’y iklimine de hâkim. Safa Tepesi’nde başladığımız sa’y’ın 7. ve son şavtını (Bir tepeden öbür tepeye yapılan bir seferlik yürüyüş) Merve Tepesi’nde tamamlıyor, şükrümüzü Rabb’imize arz ediyoruz. Kenar köşe, Mü’minlerin, birbirlerinin saçlarını kesme manzaraları takılıyor gözüme. Yer yer kıyâm, rükû ve secde iklimi hâkim, yaratılış hâlinden kısmen izler bulunan bu kutlu Merve Tepesi’nde. Saçlarımızı kısaltıp ihramdan çıkıyor, ihram yasaklarına uyarak umre ibâdetini sâlimen tamamlamanın söze sığmaz hazzını yaşıyoruz, ilâhî ummanın bahtiyar damlaları olarak…

Yaşadığımız bu engin hazzı, şifâ niyetiyle, doya doya, kana kana içtiğimiz Zemzem’le taçlandırıyor, ruhlarımızın arındığı, kalplerimizin temizlendiği gibi, midelerimizin de her türlü haramdan ve hastalıktan temizlenmesini diliyoruz yüce Yaradan’dan… Sabah namazı vaktine kadar sürüyor kulluk yarışı, ilk tavafın sağladığı heyecan kıvamında. Okunan sabah ezanı ile birlikte yüzler, gözler, gönüller ve ruhlar Beytullah’a yöneliyor. Mü’minler, halka halka, saf saf… On binler, yüz binler, kadın erkek, yaşlı genç aynı kıbleye, aynı ilâha yönelik… Muazzam, muhteşem bir tablo, mahşerî bir sahne! Mahşerin provası sanki!.. Herkes Rasulullah’ın sancağı altında toplanmışçasına, mutlu… Namaz sonrasında kalbim, Allah evinin kapısına dönük; ağlamaktan ve ağrılarından yarı yumuk ve yumruk şeklini almış gözlerim, Beytullah’a, Hacer-i Esved’e kilitli… Ellerimi semâya kaldırıp, Rabb’ime uzatıyorum:

Ey Sevgili! En Sevgili!.. Vakitlerin sultânı bu seher vaktinde; kapında kulun, evinde misâfirin olarak ikrârımı yeniliyor, imânımı tâzeliyor, kulluğumun kabulünü diliyor, kalbimdeki şeytanî ve nefsanî bütün ağırlıklardan kurtulmak istiyorum! Duâların reddedilmeyeceğine inandığım makâmdayım. “Bana duâ edince, duâcının duâsını kabul ederim,” diyorsun. (Bakara, 2/186) Çağrını duydum, emrine uydum, dâvetine koştum, kapına geldim; başı açık, yalın ayak huzurundayım, merhametine sığınıyorum Ya Rabb!..

Sev beni, sevdir kendini, ey sevgililer sevgilisi! Sevdir sevdiklerini bana! Sevdiklerine sevdir beni Allah’ım! Gizli, açık her türlü günahımdan pişmanlığımı sana arz ediyor, Hz. Rasulullah’ın ve sahabe efendilerimizin Hacer-i Esved’de, Makâm-ı İbrahim’de, Altın Oluk altında, Hicr ve Hatim’de yaptıkları duâ ikliminde Sana niyazda bulunuyorum! Beni, anamı, babamı, sevdiklerimi ve bütün inananları bağışla, ey rahmeti her şeyi kuşatan Allah’ım!.. Ordumuzu, yurdumuzu, dinimizi, devletimizi her türlü tehlikeden muhafaza buyur Ya Rrabb!.. Parçalanmış, perişan duruma düşmüş İslâm coğrafyasına esenlik ver Allah’ım! Sevgili habibin Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) hürmetine, rahmetini esirgeme üzerimizden! Kur’ân-ı Azîmüşşân hürmetine, merhametinle muamele et bize! İsm-i âzamın hürmetine, kabul et dualarımızı, affet bizi, ey yüceler yücesi Allah’ım!..

Duâlarımda unutmadığım değerli dostlarım; muhatap kılındığımız bu ilâhî ihsânından ve mânevî ikrâmından dolayı; bir olan, büyük olan, eşi ve benzeri bulunmayan, her türlü noksanlıktan münezzeh olan ve her şeye gücü yeten, şânı yüce Rabb’ime nihâyetsiz şükrümü, sizin şahitliğinizde arz ediyor; Mekke günlüğümüzün bundan sonrasını oluşturan ziyâretler bölümünü (Sevr, Arafat, Müzdelife, Mina, Cemerât, Hira, Cin Mescidi, Cenetü’l-Mualla) inşaallah, dergimizin gelecek sayısında ve aynı yazı başlığı altında paylaşmak istiyorum. Allah (c.c.) yâr ve yardımcımız olsun sevgili kardeşlerim!

(Kümbet Altında Dergisi’nin 58. Sayısı-2014)

"Sonsuz kudret sâhibi Hz. Allah’ın, sâdece O’na “Habibim” dediği Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) doğup büyüdüğü, son peygamber olarak kendilerine ilk vahyin indiği, insanları hak dine dâvet ettiği kutsal toprakların mübârek ikliminde O’nun ve sahabe-i kirâmın izinde adeta sîreti yaşamak…

Cennet hatibi Hz. Peygamber’in nûrunda, Hz. Ebûbekr’in sıdkında, Hz. Ömer’in adâletinde, Hz. Osman’ın edep ve hayâsında, Hz Ali’nin ilim ve zühdünde, Hz. Hamza’nın cennetle müjdelenmiş şehâdetinde, Hz. Âmine’nin şefkat ve merhametinde; Hz. Hatîce’nin, Hz. Âişe’nin, Hz. Fâtıma’nın iffet ve ihlâsında, nihâyet cihad erlerinin şehâdet aşkında yeniden dirilmek!.."