Bilge Berika Yavuz

Bilge Berika Yavuz

İnsanlığın öldüğü yerden sesleniyorum size. Çığlığımı duyan var mı? Bu kadar çığlığa hala sessiz kalabilen var mı?
16 Mart 2020 Pazartesi 22:35:34
274 kez okundu.

İnsanlığın öldüğü yerden sesleniyorum size. 
Çığl��ğımı duyan var mı?
Bu kadar çığlığa hala sessiz kalabilen var mı?

Kim olduğum, ne olduğum, nereden gelip nereye gittiğim önemli değil. Eğer kulak verirseniz bana insanlığın öldüğü zamanlara götüreceğim sizi. Bu yolculuk öyle bir yolculuk ki insanın insanlığından utanmasına bile fırsat tanımayan, ne olduğunu anlamadan hiçlik içinde savrulan ruhlara karıştıran bir yolculuk. Kökleri asırlar önceye dayanan bir ağıtın yeni yakılan mısralarının Meriç kıyılarında yankılandığı bir yolculuk.

Dipsiz bir karanlık içinde altı evladının hepsini birden kanatları altına almaya çalışan babanın, karanlığın bilinmeyen bir noktasında gık demeden tek başına bir bebek dünyaya getirse dahi geri dönme ihtimali olmayan annenin yanından geçip gittiğimiz bir yolculuk. Başlangıcı da sonu da beklenmeden gelen, bir olmanın, canını heybene koyup yola çıkmanın anlamını harf harf öğreten bir yolculuk. Sakarya’da bir akşam vakti başlayıp Edirne’de hudut boylarında sabaha karşı son bulan bir yolculuk bu. Gelin hep beraber dönelim o zamanlara benim anılarım ışığında.

Gelin bir nebze de olsa insanlığın attığı ölüm çığlıklarını işitmeye çalışalım bu cılız ışıkta.

Hadi başlayalım göç ağıtının Meriç kıyılarında söylenen son mısralarını gönül dilimizle tercüme etmeye.

bitmeyen göç meselesi

Hep zulmün adı oldu göç. Türküler yakıldı uğruna. Ağıtlar yankılandı karanlık semalarda. Gidenler geri dönmediler. Göçmek o kadar derin ayrılıkları taşıyordu ki dimağında, ölümün anlamdaşı oldu zamanla bu coğrafyada. Yüzyıllar boyunca acının beşiği olan Anadolu yüzbinlerce insanın göç pençesinde acı içinde kıvranışlarına tanık oldu. Faili kim olursa olsun yolu zorluydu göçün. Yıllar ilerlese de tek tek, insanlık ilerleyemiyordu bir tek. Yine bir göç pençesinde kıvranıyordu Anadolu. Bu sefer tersine akıyordu sanki nehir 200 yıl önce olan akına nispet edercesine.

Meriç, yine kollarında yitenlere ağlıyordu. Bu sefer tarih tanıksız değildi. Herkes görüyordu, duyuyordu lakin idrak sonradan mı geliyordu?

Pazartesi akşamı gelen bir mesaj ile başladı tanıklığa davetimiz. “Bu hafta dersi Edirne İpsala ilçesinde yapsak kaç kişi katılabilir?” diyordu hocamız. Edirne? İpsala? Sınır? Göç? Kaç kez mesajı okudum bilmiyorum. Mahmut Karaman hocanın öğrencileri ilginç çağrılara açıktır ancak bu en ilginç çağrılardandı. İpsala’da olmak. Ne ile karşılaşacağımı bilememekti. Ne ara “katılabilirim” yazdım bilmiyorum. Elimde telefon ben kendime şaşarken bu çağrının sahibi bu sefer sesi ile çıktı karşıma. Arkasında yoğun bir gürültü, sesinin yorgunluğu yaşına erişmiş hocam nefes nefese şunları söylüyordu.

“…Şimdi olay şu kısaca burada Türkiye’nin dört bir tarafından toplanan, dünyanın dört bir ülkesine mensup göçmenler Yunanistan’a geçmeye çalışıyorlar. Herkes yol boylarında sınır boylarında çamur deryasında toprakta uygun bulduğu bir çalılıkta kadın erkek çoluk çocuk yatıyorlar. Bunlara yardım ile beraber bu süreci gözlemlemek yaşamak görmek için sizi buraya davet ediyorum.” Beynimden vurulmuştum sanki. Yıllarca göç hikâyeleri ile büyüyen çocuk yanım ağlıyordu. Kafkaslara uçtu ruhum acı içinde. Onlarda mı böyle hallere düşmüşlerdi? Göç hep acı mı demekti?

Çağrı devam ediyordu. “.. Dünyada bir tarih yaşanırken, bir tarih yazılırken siz neredesiniz? Son iki yüzyıl Meriç nehri Balkanlardan gelen Türklere geçiş için köprü kurarken bugün dünyanın dört bir yanından toplanan insanlar Avrupa’ya göç ediyorlar. Tarih böyle yazılır. Yaşam da böyle bir şeydir. Toplum sınıflarda inşa edilmiyor. Bunu gözlemlemeniz bunu yaşamanız için sizi buraya davet ediyorum.”

Böyle bir davete bir insan nasıl hayır diyebilirdi ki? Davetin sahibi varını yoğunu önümüze sermişti. Aslında hedef belliydi. Yine bir ders verecekti Mahmut hoca bizlere. Lakin bizler alacağımız dersin büyüklüğünden habersizdik henüz. Toparlanmamız uzun sürmedi. Destek çağrılarımıza cevap çok hızlı gelmişti. Sabah 08.30 da bizler Edirne’ye doğru yola çıkmıştık. Bir avuç sosyologduk yolda giderken. Orada alacağımız hayatımızın dersinden habersiz yollara düşen biraz maceracı biraz meraklı bir avuç yüksek lisans öğrencileriydik. Kim bilebilirdi ki yolların yıllardan daha hızlı öğretmenler olacağını, kim derdi ki hocalarını anlamakta bile zorlanan bu bir avuç öğrencinin hocanın dilinden konuşmayı bir gecede öğreneceğini, kim inanırdı ki saatlerin yıllara bedel bağlar kuracağını. Biz demezdik ama dedik, biz inanmazdık ama inandık, biz bilmezdik ama öğrendik. Hem en zor yolla öğrendik. Gözler tanık oldu mu unutmak ne mümkün! 

Saatler ilerleyip Edirne’den haberler gelmeye devam ettikçe farkındalığımız da artmaya başladı. Edirne’de halk da panik içindeydi ve temel ihtiyaçlara erişim zordu. Elimize ulaşan dost yardımları ile doldurduk arabamızı. Her bir malzeme ile umutlarımızı da yükledik arabamıza. Akşamüzeri Edirne’de karşılandık grupça. Küçük bir çayhanede, öğretmenlerinin etrafına doluşmuş, tek bir kelimeyi bile kaçırmayan minik öğrencilerdik sanki. Saatler hızla ilerledi çorba taşımak için İstanbul’dan Edirne’ye gelen Kardeşlik Seferberliğinin Aşhane aracının ardına takıldık biz de arabamızla. 

Hiç bu kadar karanlık içinde yolculuk yapmamıştık. Askerlerin ikazları sonucu sönen iç ışıklarla birlikte etrafımız tamamen kararmıştı. Yıldızlar daha bir görünür olmuştu gökyüzünde. Sık sık duyduğumuz ateş seslerine ise hiçbirimiz alışkın değildik. Bu ateş seslerinin gecelerimizi cehenneme çevireceğinden habersiz hayretler içinde yol alıyorduk. Kimimiz Irak’tan göçen ailesinin hayaline tanıklık ederken, kimimiz Kafkasya’dan sürgün edilen halkının sesine kulak veriyor, kimimiz mübadelede bu sınır boyunda bir zamanlar göçmen olan dedelerinin ayak izlerini izliyordu. Ne demiştik GÖÇMENLER beşiğiydi Anadolu. Herkes bir yerlere hasretti. Herkes göçmendi zamanın hapis kalmış bir devrinde. Göç hikâyelerimiz birbirine karışıyor adeta tarihi ayaklarımıza seriyordu.

Ulaştığımız ilk köy Küplüce Köyüydü. Sokaklara yığılmış 80 kadar insan oturmuş bekliyordu. Bir yandan Aşhane çorba dağıtırken bizlerde bir yandan göçmenlerle konuşup ihtiyaçlarını tespit etmeye çalışıyorduk. Her bir adımda şaşkınlığımız daha da artıyordu. Nijeryalısı, Çatlısı, Afgan’ı, Tatarı, Suriyelisi o kadar karışık bir gruptu ki karşımızdaki, diller birbirine karışıyordu. Bu gece sınırdan geçemeyecekleri anlaşılınca da tek tek köyün düğün salonuna girdiler. Bir battaniye seren uzandı soğuk taş zemine. Biz ne olduğunu anlamadan onlarca insan birer köşeye kıvrılmışlardı bile. Yapılacak bir şey yoktu beklemekten başka. Aracımızın içinde o karanlık yollara düşmüştük yine.

Bu sefer ki dersimizi bir petrol ofisinin oto yıkama yazan tabelasının altında işleyecektik. Oto yıkama bölmesinin içine sağlı sollu balık istifi gibi dizilmiş uyuyan 100 kadar insan… Ne kadar imkansız geliyor değil mi? Arabadan inip ilk şoku atlatanlar iki grup halinde çalışmaya başladılar kimimiz Aşhanenin arabasındaki çorba dağıtımına yardıma gittik. Kimimiz bizim getirdiğimiz yardımları dağıtmaya. Oto yıkama alanına ilk girenlerdendim. Bebek bebek diyordum bağırarak. Bir adam 5 parmağını gösteriyordu. Aramızda hayatımda unutamayacağım şu konuşma geçti

“5 yaşında” tabi dünyanın evrensel dili el kol hareketleri de yanında,

Adam kafasını salladı,

“5 aylık” dedim bir bebeği kucağıma alır gibi.

Adam yine kafa salladı. Arkadan Türkçe bilen biri “5 günlük” dedi. Ve benim için zaman durdu sanki. Hızla adamın yanına gidip baktım. Hiç kıpırtısız yatan annesinin kollarında battaniyeler arasında minnacık bir bebek yatıyordu. Hızla araca doğru koşuyor bir yandan da arkadaşlarıma bez, battaniye acil diye bağırıyordum. Hiç kimse bu korkuma ve telaşıma anlam verememişti. Araca vardığımda bana uzatılan büyük boy bezi geri verim. Yeni doğan 5 günlük dedim. Biran hepsi dondu kaldı. Bezi benden başka bir arkadaşım ulaştırdı. İnemedim arabadan. Neden diyordum sürekli. Neden hamileliğinin son günlerinde çıkar böyle bir yolculuğa bir insan? Nasıl bu ortamda bir bebek doğabilir? Aklım almıyordu. Alana geri dönüp Türkçe bilen göçmeni bulup sorularıma cevap bulmam birkaç dakikamı almadı. Neden dedim adama direkt. Sanki bu soruyu bekliyormuş gibi yavaşça yüzünde beliren acı bir tebessüm ile anlattı yaşadıklarını tek tek. Grup grup geçiyorlarmış karşıya. Önce erkekler ve büyük çocuklar sonra arkada kalan birkaç erkek ve Kadınlar. Bu sistemde işleyen bir gecede doğum yapan annenin eşi ve diğer çocukları karşıya geçmişti lakin kadın grubu geçerken Yunan askerinin şiddetli müdahalesi sonucu kadın grubu geçemeden geri dönmüşler. O gece doğmuş bebek. O oto yıkama alanında doğmuş. Tarifsiz bir yük yüklenmişti sanki yüreğime. Ağlamıyordu kadın hatta sesi bile çıkmıyordu. Adeta bir ölü gibi yatıyordu öylece. Yüzlerce hikaye vardı etrafımızda. Araca dönen her arkadaşım gönül yükünün ağırlığı yüzüne yansımış olarak oturuyordu sessizce yerine. Aşhane aracımızdaki çorbalar dağıtılmış ve biz yeniden yola çıkmıştık.

Sürekli haritadan kontrol ediyorduk yolu. Sınır hattı boyunca ilerliyorduk. Karşı tarafın ışıklarını görecek kadar yakındık sınıra. Gittiğimiz yol kapkaranlık, upuzun uzanıyordu önümüzde. Oto yıkamadan çıkalı 1 saati geçmişti. Bizler sanki hiçliğe giden yolda durmadan ilerliyor gibiydik. Derken arabamızın farları yolda yürüyen insanları aydınlattı. O kadar küçük insanlardı ki bunlar hayal mi gerçek mi idrak edememiştim. Bir arkadaşımın çocuk bunlar demesi ile kendime geldim. Hızla arabadan indik. İlk ulaştığım çocuk 3-4 yaşlarındaydı. Çocuğun elini tutan kişinin annesi olduğunu anlayınca konuşmaya, kendimizi tanıtmaya çalıştım. Maalesef ki Türkçe bilmiyordu. O sırada yanıma gelen 12-13 yaşlarındaki bir çocuk çeviri yapmaya başladı. Abla ben Türkçe biliyorum diyerek. Bir Afgan aileydi karşılaştığımız. 6 çocuklu bir aile. Normalde Türkiye’de yaşayan sınırların açıldığı haberini alınca akrabaları tarafında Almanya’ya davet edilen bir aile… Kucaklarında 6 aylık bir bebek. Hiç susmayacakmış gibi sürekli ağlıyordu. Tercümanlık yapan çocuğun üzerinde incecik bir mont bir yandan elindeki çorba ile ısınmaya çalışırken bir yandan da bize yaşadıklarını anlatıyordu. Hepimiz bir çocuk ile ilgilenmeye, acil ihtiyaçlarını gidermeye çalışıyorduk. Arabadan yanımızda getirdiğimiz kalın montu alıp giydirdim küçük tercümanımıza yüzünde kocaman bir mutluluk, dilinde binlerce teşekkür. Aileyi iyice giydirmiş yanlarına fazladan erzak vermiş, bir nebzede olsa Aşhanenin sıcak çorbası ile içlerini ısıtmıştık lakin önlerinde bizim bile arabayla bir saatten fazla sürede geçtiğimiz karanlık ve tehlikeli bir yolculuk vardı. Yunanistan’a geçmişlerdi geçmesine de oradaki zorba muameleler yüzünden geri dönmüşlerdi. O sıra bir mırıltı halinde konuştu küçük tercüman “kardeşime bizlere silahlarla vurdular” beynimden vurulduğumu sandım. Cılız araba farının ışığında ellerimle yokladım minik bedenini bebeğin. Aldığım ilk yardım eğitimleri, afet müdahale eğitimleri kafamdan deli gibi akıyordu. Görünürde bir sıkıntı olmasa da acilen tıbbi yardım alması gerekiyordu bebeğin. Ne yapsak susturamadık acı feryatlarını. Nasıl bir insan bir bebeğe vurabilir demeyeceğim. En başından söylemiştim çünkü insanlığın ölüm çığlıklarının arasındaydık biz yine. 

O sırada yolda merkeze giden bir aracı durdurmuştu bir arkadaşımız. Şoförü ikna etmişti aileyi merkeze götürmeye. Bu haber bir bayram sevinci yaşattı bize. Kamyonet tarzı araca teker teker yerleştirdik aileyi. Dilimizde dualar ve bitmeyen nasihatler ile. 

“Kaçakçılara dikkat edin abi”

“Kimseye para vermeyin”.

“Gerekirse yürüyün.”

Başka ne diyebilirdik ki onlara. Her şeyleri alınmıştı karşı kıyıda. Darp edilmişlerdi. Tek istedikleri bu cehennemden biran evvel kurtulmaktı.O sırada başını omzuma gömmüş ağlayan arkadaşımı teselli etmeye çalışırken bir yandan da minik yolculara umut vermeye çalışıyordum ki Esma seslendi kamyonetin arkasından.

“Ağlama abla bak biz iyiyiz. Sizi hiç unutmayacağız.”

Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Küçücük bir kız kendisinin yaşadıklarını umursamadan bizi teselli ediyordu ya daha ne diyelim. Araba hareketlenirken boşta kalan elimi tuttu Esma. “Abla ben de sizin gibi olacağım.” Dünya bıraktı dönmeyi, ciğerlerim nefes almayı. Onlar uzaklaştılar biz seyrettik gidişlerini. Bizim gibi mi olacaksın Esma gerçekten mi? Biz neydik ki sahi? Gecenin karanlığında bir çocuğun karşısına çıkan bir avuç genç abla ağabey… Bitmeyen iç sorgulamama Esma binleri daha eklemişti. Hiç ağlamadım o gün itiraf ediyorum. Çünkü daha çok yardım edebilmek için önce kendim güçlü olmalıydım. Beynim, ruhum, kalbim o kadar yorgundu ki birkaç dakika sonrasını düşünemeyecek haldeydim. 

Arabada çıt çıkmıyordu. Sadece içli içli ağlayan arkadaşlarımızın hıçkırıkları. Yanımda oturan göçmen arkadaşımın hıçkırıklarını göğsümde dindirmeye çalışırken kendi hıçkırıklarımı içimde tutmaya çalışıyordum. Nasıl bir çarktı bu, nasıl bir akış? Irak’tan kopup gelmiş bir beden Kafkasya’dan sökülüp alınmış bir bedende İpsala sınırında teselli arıyordu.

İşte size Anadolu’nun gerçek hikâyesi…

Kardeşliğin seferberliği. Zaman ilerliyor ve biz elimizden gelen en hızlı şekilde yol alıyorduk. Çorba arabası önümüzde biz ardında yeni bir menzile ulaşmayı bekliyorduk. En son gelen en vurucu olandı. Dağlık ormanlık bir alanda haritadan bulunan köyün girişini ararken bu sefer bambaşka bir insanlık dramını aydınlattı arabamızın farları. 

Çırılçıplak soyulmuş, ıslak halde bize doğru koşan 20 adam. Neye uğradığımızı idrak dahi edemiyorduk. Arabadan çığlıklar yükselirken “erkekler insin arabadan biz malzeme verelim rahatsız olmasınlar” diye bağırdığımı ve deli gibi kıyafet valizinden erkek kıyafeti aradığımı hatırlıyorum. Bir film sahnesine hapsedilmiştik sanki. Elimize gelen her kıyafeti çıplak insanlara veriyorduk. Kadın erkek ayrımı kalmamıştı. Ne kadar çorap varsa dağıttık. Battaniye stokumuz zaten çok azdı hemen bitiverdi bizi yarı yolda bırakarak. Sırtlarındaki cop izlerini gördükçe isyan edesim geliyordu bu medeniyete. Gelenler durmuyordu bir grubu giydirsek de diğerine yetemiyorduk. Tükenmiştik. Hem maddi hem manevi anlamda. Anlatılanları duymak, algılamak istemiyordum. Meriç’e atmışlar onları diyordu Arapça bilen arkadaşımız. Peki ya yüzme bilmeyenler sorusu geliyordu aklıma kahroluyordum. Kıyafetlerini soyup yakmışlar. Gecenin ayazında ben montumla titrerken nasıl bir insan bunu yapabilir diyordum. Nasıllar nedenleri kovaladı tüm gece boyunca. Elimizde avucumuzda ne varsa verdik. Üstlerinden montlarını çıkartıp veren arkadaşlarımı gördüm o gece. Birisini ayağındaki çorabı çıkartırken yakaladım. Neler oluyordu bize? Kendimizi tanıyamayacak haldeydik. Sabaha karşı köyden ayrıldık. Yolda kimsenin sesi çıkmıyordu. Herkes sorgulama alemine dalmış sorularına yanıt arıyor, yanıtsız kalan her soruya derin bir of eşlik ediyordu.

Başta davetim açıktı. İnsanlığın öldüğü geceye tanıklık etmeye davet etmiştim sizi. Gözümden yaş kalemimden kan damlayarak tercüme etmeye çalıştım Anadolu’nun son göç ağıtının dizelerini. Ne biz çıktık o karanlık yoldan ne o savrulan hayatlar. Şimdi binlerce soruya cevap ararken sizlerin de tanıklığını istiyoruz sadece. Bilin, görün ki tarih sessizce yazılmasın bu defa. Acının eşlik ettiği göç ağıtı gecenin karanlığında yitip gitmesin. Bizler bu karanlığın içinde yol gösteren yıldızların öncülüğünde yol almaya sevdalanmış bir avuç gençler olarak sadece tanıklığımıza tanıklık etmenizi istiyoruz sizlerden. Sen Ben O demeden. Biz olmanın değerini anlatabilmeyi göç ağıtına yeni mısralar eklenmeden başarmak istiyoruz. 

Sizlere bitmeyen gecenin karanlığından, sesleniyorum

Sesimizi duyan var mı?

İnsanlığın öldüğü gecelerin birinden, sesleniyorum

Hala tek dişli canavara tapan var mı?

Bitmeyen göç ağıtının yazıldığı yerden, sesleniyorum

İşitmeyen, işitip de hissetmeyen var mı?

Bir gecenin içinde ölen insanlığa, sesleniyorum

Feryadıma feryat olan yok mu?